15 Kasım 2008 Cumartesi

KELEBEK


Kelebekleri bilirsiniz,her yeni günle doğar,biten günle ölürler,ertesi gün daha renkli doğmak içinmi acaba bu haksız sistem.Belkide sistem doğru.Yaşananları yıllarca taşımak belki yalnış.Hergün bitiminde yükleri atıp ertesi gün hafif kalkmak,kulağa hoş,akla güzel geliyor.Düşünsenize sabah kalkıyorsunuz,birgün önceniz yok.Mecburiyetler yok,kavgalar yok,endişeler yok.Var olan tek şey günün ilk saatlerinin size yansıttığı huzur.Bu huzur sizi neşeli, keyifli kılmazmı.Kelebeklerin çirkin olma şansı varmı ...YOK.

10 Kasım 2008 Pazartesi

MARTI

Dün bir martı bana selam getirdi...hadi dedi bencillik yapma, çıkarşarı güzelliklerini,paylaş paylaşabildiklerinle. Meğer bu martı çocukluğumdan beri beni takip edermiş. Duygularımı,düşüncelerimi,hatta yazdıklarımı bile bilirmiş,yoksa okusun diye ben mi cam önüne koymuşum.... Çok akıcı bir uslubun var ve muhteşem duyguların dedi...yaz dedi yaz. Kelimelerle oynamayı biliyorsun , taa çocukluktan gelen coşku ve duygu yoğunluğuna sahipsin, duygular ancak bu kadar güzel ifade edilebilir. Sen yüreğinin sesini dinleyip yüreğinle yazıyorsun ,düşünceler ,sözler,kelimeler sonsuz evrende yayılıyor ama kaybolmuyor. Yaz dedi bana yaz...seyirci değil ,oyuncu ol, benim için gerçek mutluluk,anı paylaşmak,anı yakalamak,hayatı ıskalamamak...oyuncu olmaktan kastım bu,hayatı seyretme,içine dal,hatta dibine...yaşa ve tabii ki paylaşarak. Asıl olan yaşarken kendinden hoşnut ol. Kimse sen deki mutluluğu ,huzuru yok edemez, hala güçlüsün. Çünkü güçlü bir duygusalsın. Sadece güçlü insanlar çok kolay yıkılırlar,ama kişi hem güçlü ,hem duygusalsa kendi izin vermedikçe ,hiçbir şey onukamaz. Duygular seni parmaklarının ucundan bile yukarı çıkarır benim kanatlarım gibi. Çıkar dedi kendini Ne çok özledim yazmayı... Camdanşarı bakıp ne yazayım diye düşünüyorum. Yazmalıyım diye kendimi zorlamıyorum,yazmak istiyorum. Martı dedi ki düşünmek ve istemek ,elde etmektir... Uzun zamandır içimde sıkışıp kalan benişarı çıkartmak istiyorum. Saklanmışım duvarlarımın arkasına. Ama camdanşarı bakıyorum da saklanmış bir ruhun gözüyle değil. Bu nasıl bir kayboluş. Belliki kaybolmamışım ki en güzelleri görüyorum baktığım sınırlarda. Karşı apartmanın gözümün hizasında olan camın da dört tane kumru var. Yukarı aşağı oynatıyorum gözümü ne alt pencerede ,ne üst pencere de yok. Gözümün hizasındaki pencerede biri daha var. Kumrulara kuru ekmek veren amca. Alt pencere sıkı sıkı kapalı,göreceklerinden mi,görünmekten mi,kaçıyorlar?Kim bilir? Bildiğim ,çok şey kaçırıyorlar. Üst pencere ık,hem perdeleri ,hem camı. Diktim gözümü bakıyorum,belli ki içeridekilerşarıya değil,dışarıdakiler içeriye girsin diye. Göz hizamdaki kumrulara bakışlarım kayıyor. Dedim ya, görme sınırlarım içindeki en güzeli yakalamak çok kolay benim için. Kumrular kuru ekmeği bitirmişler bir içeri giriyorlar, birşarı çıkıyorlar. Ne kadar tedirginler...Amca onlarla ilgilenmiyor gibi göründükçe,kumrular onunla ilgileniyor. Hep öyle değil midir karşılıklı ilişkilerde biri kaçtıkça, diğeri onunla ilgilensin diye kovalar. Taa ki biri yorulana kadar. Hayat tecrübesi var amcada,yoksa amca değil adam demem gerekirdi. Amca işte... yaşamış ,tanımış hayatı. Kumruları şımartmıyor, kendine bağlıyor,yorulmadan,yormadan. Bu bir müddet böyle devam ediyor. Amca göz ucuyla bile kumrulara bakmazken, kumrular tedirgin tedirgin,minicik adımlarıyla bir cam içine,bir cam dışına gidip geliyorlar. Derken bir dilim daha kuru ekmek cam önüne ufalanırken kumrular sevinçten çırpınmıyorlar nezlı yürüyorlar bir görseniz. Sevinçten uçmuyorlar kırıntılar dökülmesin diye bir görseniz...Ama benim gördüğüm gibi görmeniz lazım. Ellerine bile yaklaşamıyorlar amcanın. Fazla ilgiden sıkılıp ertesi gün onları misafir etmez diye...bu cümleden önceki cümlemi yazıp başımı çevirdim,iyice özümseyip kendi özümle karıştırıp kumruları ,amcayı yazayım diye. Amca camda oturuyor, ama kumrular gitmiş...amcanın günü kumrularla,kumruların günü amcayla başladı...bu sabah ben onlara misafir oldum. Ama güne martının selamıyla başladım...

09 Kasım 2008 Pazar

GÖRÜNMEYENLER

Denizin dantel gibi sardığı bu şehre geleli bir yıldan fazla oldu. Burada doğmadım,otuz beş yılımı geçirmedim ama bana her gün bir şey öğreten,güzelliklerini benimle paylaşan bu şehri sevmeyi öğrendim. Evim denize çok yakın ,martıların sesiyle uyanmak ,camı açtığımda denizin kokusunu duymak bu şehri sevmem için yeterli . Ama bu şehre yetmiyor , her gün daha güzel görünmek için tüm cilvelerini kullanıyor yada ben güzelliklerinin peşindeyim. Gün başlarken salonumun camından başlıyor, batarken denize batıyor. Denizin kucakladığı güneşin yaydığı ışıklarla günü bitirmek muhteşem. İstanbul 'u yaşamak muhteşem. Burayı öğrenene kadar ne çok kayboldum, kayboldukça daha çok aradım bulmak istediklerimi,buldum , öğrendim. Artık kaybolmuyorum, aramıyorum da karşıma çıkıyor sevme nedenlerim. Bu şehir fazla oluyor,her gün daha fazla. İnsanları da bir başka bu şehrin. Her yerde gördüğümüz monoton hayat var , o telaş çarkı döndürüyor. Birde hiçbir yerde görmediklerimiz var. Görmek istemediklerimiz değil,görmediklerimiz. Deniz kenarın da yürüdüğüm bir gündü. Balık tutanları, banklarda sohbet edenleri,minicik bir kahvede çayını yudumlayanları görüyorum. Hepsini göz sınırlarımın içine alıp bir bütün halinde içime sindiriyorum. Görme sınırıma hapsettiğim bu insanlar da , ne telaş,ne kavga,ne gürültü var. Huzurun peşinde oldukları için buraya gelmişler, benim gibi. Balık tutanların için de beni çok şaşırtan biri vardı, bir kadın. Arkadan topladığı saçlarını ,şapkasından çıkarmış olmasına rağmen ilk anda tereddüt ettim acaba kadın mı diye?Altmış beş yaşların da üstünde mavi bol bir pantolon ,başında şapkası ,üstünde bol bir kazak ,ayaklarında terlik vardı. Güçlü bir kadındı, balık avladığı için değil. Bakışları ve hareketleri öyle söylüyordu. Yanına yaklaşamadım belli ki insanlardan kaçmış, kendini keyiflendiriyor,keyfini kaçırmaktan korktum. Biraz ilerisinde durdum kıpırdamadan,sesimi çıkarmadan seyretmeye başladım. Beni fark etti! Bakışlarında , bir çal çene daha geldi ifadesi vardı. Öyle olmadığımı göstermek için susmak faydasız. Ağzımdan ilk çıkan cümle;''seyredebilir miyim ''oldu. Başını bana doğru çevirdi ve omuzlarını kaldırıp ,yüzünü ne yaparsan yap şekline getirdi. Soru sormaya çekiniyordum ,ama konuşmakta istiyordum. Ne atıyorsunuz dedim. Kefal dedi ve devam etti.'' Sabahtan ispariye attım çıkmadı kefalda gelmedi hiç''dedi. İşte anahtar sözün zeminini hazırladı bana ''belki ben şans getiririm size ''dedim. Bu sefer bakışlarında alaycı bir ifade vardı, hadi bakalım der gibi baktı. Oltayı fırlattığında içimden rast gele dedim. Hala yakınında durmuyordum ve büyük bir bencillikle içimden hadi şu ekmeği yiyin diyordum kefallara. Ne büyük çelişkiydi. O an yaşadığım. Balık yakalansa balığa üzüleceğim,yakalanmasa bunca saat emek veren bu insana üzüleceğim. Düşüncemi temelinde yinede büyük bir bencillik vardı. Makarayı dolamaya başladı evet yakalanmıştı kefal. Bu sefer ki bakışında aferin kız ifadesi vardı. Benimkimde şaşkınlık! Ne çabuk sözümü dinlemişti kefal!ilk defa görüyordum kefal oltası,suyun yüzeyinden tutulurlarmış. Şamandıranın altında bir sürü iğne ve kefal her iğneden nasibini almış. Ekmeğe saldırayım derken iğneler her yerine saldırmış. Artık bakışlarımda şaşkınlık yoktu, içim eziliyordu! O ise sabırla iğneleri temizliyordu. Ben artık kendimde ona yaklaşma hakkını bularak tam dibinde yere çömeldim. Balık yakalamayı sever misin? dedi. Hayır dedim. Avcı değilsin o zaman dedi. İçimden seyretmeyi de sevmem dedim ona duyurmadan. Duysa seyretme o zaman der. Kefal iğnelerden kurtulmuş o koca denizden sonra düştüğü minicik suda yüzmeye çalışıyordu. Rast gele diye çağırdığım kefalı seyrederken artık çekinmeme gerek yok konuşa bilirim dedim. Çünkü bedel ödedim seyrettim kefalı. Tanrım ben bencil değilim, oldu duyurmadan söylediğim diğer cümle. Sohbet başlamıştı. Torunlarından , çocuklarından bahsederken bakışlarındaki güç ,yerini özlemlerine bıraktı. o hem iyi bir avcı hem de belliki iyi bir anne. Bunu düşünen sadece ben değildim , yanımızda elindeki bezi sık, sık burnuna götüren ayakta durmakta zorlanan çocukta ona anne dedi. Oltasını denize düşürmüş sürekli anne oltamı al,anne oltamı al diyor. Bence başka kuracak cümlesi kalmamış o anda. Anne sadece alamam diyor açıklama bile getirmiyor. Biliyor ki anlamayacak, anladığı tek şey itelenmek. Çünkü diyor ki;'' kimi evlat bulamaz arar,kimi bulduğunu iteler'' bakışlarında bu sefer acı vardı. Benim kefal yakalandığındaki bakışlarım gibi. O gün birkaç duyguyu da yüreğime sığdırmaya çalıştım. Göz sınırlarımı zorlamaktan çok daha farklı bir zorluktu, sindiremedim. Ne kefalın çırpınışını,ne çocuğun, nede kadının. Daha fazla kendimi ve onu zorlamanın anlamı yoktu,yürümeye ,oradan uzaklaşmaya başladım. Deniz hala yanımda ,duygular içimde.

Uzun zamandır bir blog açmak istedim kısmet bu güneymiş...